Bir uçurtma salıyorum gökyüzüne, ipinde kanatlarım… Ben yeşil, dünya gökkuşağı… Oynaşıyorum bulutlarla; dokunamadığım ne varsa dokunurcasına. Tenimi okşayan rüzgâr yağmura dönüşene dek…
Bir balon taşıyorum ipini dolayıp bileklerime. Beyaz, pembe ama en çok da kırmızı! Bazen bırakıyorum özgürlüğe. Dualar gibi gitmesi gereken bir yer olduğunu düşünerek… 
Gelgitlerinde sarhoş oluyorum salıncağın. İçimdeki en cesur kahramanın bile masum korkusuyla sarılmak iplerine. Nedense Tanrı’ ya başvurmak için hep iyi bir neden gerek…
Bazen de bir idam sehpasında hayat. Kendi ipini çekiyor gözünü bile kırpmadan isyankâr ruhum. Bir hamlede ölüp yeni bir ben gibi diriliyorum. Biraz daha büyüyerek!
Ama hep bir ipin üzeride yürüyorum şüphesiz! Bir ucunda şeytan, diğer ucunda meleklerin elleri…
xxxxxxxxxxxx
Oysa bir kadın- erkek olur sonunda çocukluğumuz… Aynı dilden konuştuğumuz, susarak bile anlaşabildiğimiz o masum dünyadan ayrılırken attığımız her adımda yolu bulabilmek için arkamızda bıraktığımız şeker taneleri, zaman tarafından iştahla tüketiliverir. Küçükken piknikte yağan yağmuru umursamayan bizler, bir yetişkin olduğumuzda her şeyden yakınmaya başlayan mızmız çocuklara dönüşürüz.  Beğenilerimiz zorlaşır, takıntılarımız artar, kullandığımız bardaktan bir kafede oturacağımız masaya kadar her şey kaotik bir hal alıverir. O yüzdendir ki büyüdükçe o masum ama son derece güçlü birçok duygudan uzaklaşırız. 
Allayıp pullayıp görücüye çıkardığımız yaşam felsefemiz, dil denilen organın büyüleyici raksında önce sarhoş olur ve ardından da yerini anlam veremediğimiz o akşamdan kalma saplantılara bırakır. Ardından merhaba hayal kırıklıkları… Muhteşem bir biçimde yaratılmış beynimizin krallığı, işin içine korkular girdiğinde ise acemi bir savaşçıya dönüşür.  Duyu organlarımızla algıladığımız korku unsurları solunum, dolaşım ve sindirim sistemlerimize afrodizyak etki yaratırken biz ölümlülerin tek çıkış yolu bu esrarengiz duyguya nabzımızın allegro ritmi ile karşılık vermek.
Nedense burnundan kıl aldırmayan cesaretimiz söz konusu korkularımız olduğunda kendini alacakaranlık kuşağının bilmem kaçıncı bölümünde bir figüran olarak buluveriyor. Ardından öğrendiğimiz bütün dualar en büyük kahramanımız olarak yanımızda dev ordusuyla beliriveriyor. Nedense dua etmek için hep bir bahanemiz olması gerekirmiş gibi tüketmekten korktuğumuz dualar, aslında günlük yaşantımızda evrenle işbirliğinin en güzel basamaklarından biri. Dua ister ilahi ister felsefi olsun amacına her zaman ulaşan ve bize hediye edilmiş bir kavramdır. Özür ve teşekkürü çok kullanan insanlar her zaman korkuları daha az olan insanlardır. İnsan istemek üzere yaratılmıştır, evren de vermek. Aslında evrenle aramızdaki bu muhteşem ticaret bizim seçimimizle kar veya zarara dönüşür. 
Yaradılışımızın temel amacını daha sık hatırlarsak üzerinde yürüdüğümüz pamuk ipliğinin, yönümüzü seçtikçe incelen ya da kalınlaşan yapısı kendi tercihlerimize bağlıdır. Şüphesiz iyilik ve kötülük hepimizin doğasında var. Ancak seçme şansı bize verilmiş en büyük özgürlüktür.  Sahip olduklarımız ve sahip olamadıklarımız aslında teşekkür ve özrü ne kadar kullandığımızla direkt bağlantılıdır.   Seçimlerimizi tekrar gözden geçirdiğimizde kayıplarımızın ve kazanımlarımızın bununla ne kadar bağlantılı olduğunu fark etmek kaçınılmazdır. 


 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner4